6 dakika

Oksijen Tüpünüz Patlarsa Görüşürüz: Namıdiğer "Kamyonculuk İşte Yeğenim"

Oksijen Tüpünüz Patlarsa Görüşürüz: Namıdiğer "Kamyonculuk İşte Yeğenim"

Esenlikler dostlar. Bir süredir görüşemiyorduk yine. Son 5 yazıdır "llm, rag, chunking" diye kafanızın etini yemiş olabilirim. Şimdi sevdiğim ve ilgi duyduğum bir başka alanda kafa şişirmek için bu yazıyı yazmaya başladım. Konu ne mi? "Kamyonculuk işte yeğeenim!" diye umursanmayan, ancak en ufak bir krizde sandviç kek kuyruklarına girmenize sebep olan şey. Lojistik.

Peki bu 'görünmez kahramanın olmadığını nasıl anlarız? Hadi gelin gündelik bir örnekle başlayalım.

Sabahın körü, işe-okula ya da her nereye gidecekseniz o sebeple uyandınız ve karnınız aç. Kahvaltı ederken zaman geçsin diye yine klasik bağımlılıklarınızdan birini, yani telefonunuzu açıp, yarınlar yokmuş gibi kaydırıyorsunuz. O sırada dibe inmiş dikkat sürenizin bile fark ettiği bir başlık görüyorsunuz, “Yeni XYZ krizi küresel limanları vurdu, tedarik zincirlerinde kesintiler yaşanıyor!” yine de gördüğünüz habere pek kafa yormadınız kaydırıp devam ettiniz. Ancak günün ilerleyen saatlerinde markete kahve almak için gittiğinizde “tedarik sorunundan dolayı kahvemiz kalmadı” lafını duyunca Karadenizde gemileri batan kaptan misali yıkılıyorsunuz.  Sonra aklınıza kaydırırken gördüğünüz o haber geliyor. Kriz sebebiyle kahve tedariği bozulmuş. İşte o zaman az da olsa farkına varıyor ve konuyu araştırmaya başlıyorsunuz ve sonunda özellikle kamyoncu dayılardan sürekli duyduğunuz o lafı görüyorsunuz: Lojistik.

Yani İstisnasız her krizde hakkı en çok yenen alanların başında gelen, ve hayatımızdaki tüketim ve üretim faaliyetlerinin ardındaki görünmez kahraman: Lojistik. Ve hayır, sadece kamyonculuk değil.

O Basit(!) Kamyoncu Muhabbeti

Eğri oturup doğru konuşalım. Hepimizin ailesinde ya da etrafında o "her şeyi bilen" dayı, amca, yeğen ya da bir tanıdık vardır. Şu her konunun uzmanı olan, enflasyonu tek başına çözecek, milli takımı şampiyon yapacak formülü bilen bilge kişi. İşte o kişinin konu lojistiğe geldiğinde, muhabbet genellikle tek bir cümleye kilitlenir: "Kamyonculuk işte yeğenim, basıyorsun marşa, gidiyorsun. Neymiş öyle abudik gubudik terimler!"

Bu açıdan baktığınız zaman ne kadar basit, güzel değil mi? Sanki olay sadece depoyu fullemek, direksiyona geçip güzel bir "Uzun Yol Arabesk" çalma listesi açmaktan ibaret.

Peki ya öyle değilse? Milyarlarca dolarlık değer zincirleri, aynı anda taşınması gereken ancak birinin buz gibi ortamda diğerinin oda sıcaklığında tutulması gereken ilaçlar, samanlıkta iğne aramaktan daha beter tedarik zincirleri, uluslararası anlaşmalar, gümrük sorunları ve her gün artan teknoloji ile beraber optimizasyon-verimlilik kavramlarına saplantılı şekilde bağlı olan yöneticilerin öngörülemez kararlarının sonuçlarını hesaba katmazsak tabii ki bütün olay kamyon şoförünün kulağını kaşırken kontağı çevirmesi olabilir.

Ama eğer o "basit" iş bir gün durursa, muhtemelen nefes almayı unuttuğumuzu fark ederiz. Pandeminin başında o "basit" kamyonculuk iki gün aksayınca, medeni (!) insanoğlunun tuvalet kağıdı için nasıl birbirine girdiğini hatırlayalım.

Çünkü modern hayat için lojistik, tam olarak oksijendir. Varlığını fark etmezsiniz, ta ki yokluğunu hissedene kadar. Ve hissettiğinizde, genellikle çok geç olur. Oksijen seviyesi düştüğünde panik başlar. Raflar boşaldığında da öyle.

Kargonun Görünmeyen Yüzü

Lojistiği "kamyonculuk" olarak gören o zihniyet, muhtemelen sabah kahvesini içerken, o kahve çekirdeğinin Brezilya'daki bir çiftlikten fincanına gelene kadar başına gelenleri pek düşünmez. O çekirdeğin bir fırtınaya yakalanan gemiden, limandaki greve, gümrük memurunun o günkü keyfine kadar nelere bağlı olduğunu bilmez.

Onun için o kahve, market rafında belirir.

Daha da yakına gelelim. "Aman canım, alt tarafı bir kargo," dediğiniz o online sipariş var ya? Dün gece 11'de "Sepete Ekle" yaptığınız o telefon kılıfı. İşte o "alt tarafı kargo" için, siz uyurken arka planda dönen olimpiyatlar:

Depo Yönetimi: Birileri (veya bir robot) o ürünü, belki de on binlerce farklı ürünün olduğu devasa bir depoda, saniyeler içinde buldu. Buna "adresleme" diyorlar, ev adresi değil, raf adresi. Eğer siparişiniz dondurulmuş gıdaysa, bu işlem -22 derecelik bir cehennemde yapıldı. Eğer süt ise, "İlk Giren İlk Çıkar" (FIFO) kuralıyla, son kullanma tarihi en yakın olanı size yollandı. Buna da "stok yönetimi" diyorlar.

Tabii bu, işin ideal ve teknolojik dünyası. Eğer siparişi büyük bir pazar yerinden, yani "Falanca Bilişim" gibi bir satıcıdan verdiyseniz, o "stok", devasa bir depodan değil, belki de Kocamustafapaşa'daki bir apartman dairesinden veya bir esnafın dükkanının bodrum katından yola çıkıyor olabilir. Bu durumda "adresleme sistemi", satıcının "Ben o kılıfı nereye koymuştum ya?" diye hafızasını zorlamasıdır.

Optimizasyon: Bir yazılım, o kargonun sizin evinize en az maliyetle ve en hızlı nasıl geleceğini hesapladı. Ama sadece sizinkini değil! Aynı anda yola çıkacak diğer 500 paketin rotasını da hesapladı. Hani okulda "Hocam bu matematik gerçek hayatta ne işe yarayacak?" derdik ya? İşte tam olarak bu işe yarıyor. Sizin navigasyondan biraz daha karmaşık.

Tabii yine parlak senaryo bu. Türkiye'de, özellikle üçüncü parti "taşıyıcı" ve kargo şirketlerinin 'götürü usulü' çalıştığı yerlerde, optimizasyon genellikle "Abi bu araba bu mahalleye gidiyor, atla gidelim, bir ara uğrarız" seviyesindedir.

Elleçleme: Ürün paketlendi, üzerine "Kırılacak" etiketi yapıştırıldı (bu genellikle bir temennidir) ve doğru kamyona yüklendi. O kamyonun içini bir Tetris oyunu gibi düşünün. Hangi koli alta, hangisi üste gelecek, hangi koli önce inecek diye öne yerleştirilecek... Hepsi bir plan dahilinde.

Ancak tetris sanatı dediğimize de bakmayın. O 'kırılacak' etiketli kutunun üzerine 'Ağır' etiketli başka bir çuvalın fırlatılması, bizim kargo sistemimizin bu sanata yaptığı yerel ve serbest bir yorumdur. Hani o 'kargom hasarlı geldi' dediğiniz an var ya... İşte o, Tetris'in 'yanlış blok' hamlesidir.

Transfer: İstanbul'daki bir aktarma merkezinden (HUB), belki de Batman'daki bir diğerine uçtu veya karadan gitti. Aktarma merkezinde binlerce koli içinden sizinki ayrıştırıldı, tekrar tarandı ve bu sefer daha küçük bir dağıtım aracına yüklendi.

Yine... O "HUB" denilen yerlerin de Hollywood filmlerindeki gibi tam otomatize, fütüristik yerler olduğunu sanmayın. En azından gelişmemiş ve gelişmekte olan ülkelerin çoğunda, dev bir hangarda "bu koli nereye gidiyordu usta?" seslerinin yankılandığı, lojistiğin bilek gücüyle ve biraz da niyetle ilerlediği kaotik merkezler haline gelebilmektedir...

Son Kilometre: Ve evet, o çok "basit" görülen kamyoncu veya kurye; sabah trafiğine, ara sokaktaki yol çalışmasına, "Evde Yoktunuz" notuna rağmen (veya "Zile basın, komşuya bırakın" talebinize uyarak) onu kapınıza getirdi.

(Ki o "Evde Yoktunuz" notu, siz bütün gün pijamalarla evde beklerken kapıya yapıştırılan modern bir 'ulaşamadık' manifestosudur. Son kilometre, kuryenin insafı, sizin sabrınız ve asansörün o gün çalışıp çalışmaması arasındaki lojistik bir araftır.)

Ve bu sadece tek bir e-ticaret siparişiydi.

Şimdi bunu market raflarındaki tavuk, hastanedeki olması gereken ilaç ya da aşı, fabrikanızdaki "Made in China" yazan o kritik vida için düşünün. O "basit" şey durduğunda ne olur biliyor musunuz?

Market rafları 24-48 saat içinde boşalır. (Neyse ki hepimiz bahçemizde domates yetiştiriyoruz, değil mi?)

Fabrikalar birkaç gün içinde durur. O "Tam Zamanında Üretim" (Just-in-Time) dedikleri modern sistem, yani "stoksuz çalışma" sanatı, aslında "pamuk ipliğine bağlı üretim" demektir. O iplik, lojistiktir.

Hastaneler kritik malzemesiz kalır. O aşıların +4 derecede gelmesi lazım. Kamyonun kasası +7 olursa, o aşı çöptür. Lojistik, sadece "getirmek" değil, "olması gerektiği gibi" getirmektir.

Lojistik; planlamadır, öngörüdür, yazılımdır, depodur, gümrüktür, limandır, sigortadır ve evet, aynı zamanda kamyondur.

O kamyon, bu devasa sistemin bir kan damarı gibi çalışır. Ama damar, tek başına vücut değildir. O damarı yöneten bir beyin (planlama), enerji veren bir kalp (depolar) ve nefes almasını sağlayan akciğerler (limanlar/havalimanları) var. 'Lojistik' yerine 'kamyonculuk' demek, insana 'dericilik' demekle aynı şey. Evet, deri var ama... içi boş mu?

Sonuç: Oksijeninize İyi Bakın

Bir dahaki sefere E-5'te en sol şeridi kapatan tıra bakıp söylenirken, "kargom nerede kaldı?" diye sinir krizi geçirirken ya da o "Falanca şubede bekliyor" ibaresine lanet okurken, o "basit kamyonculuk işinin" aslında battaniyeye sarınıp Zetflix izleyebilmenizin tek garantisi olduğunu hatırlayın.

Lojistik, hayatın arka plan müziğidir. Müzik durduğunda, sadece sessizlik olmaz; kaos başlar. O çok övündüğümüz medeniyetin ne kadar kırılgan olduğunu, o "basit" iş durduğunda anlarız. Pandemide makarnaya, yağmurda ekmeğe, krizde tuvalet kağıdına saldırmamızın sebebi budur. Lojistik aksadığında, medeniyet dediğin ince bir sırdır ve o sır hemen dökülür.

Şimdi "drone ile teslimat", "robotik depolar" diyorlar. Harika. O drone'u şarj edecek elektriği getiren kabloyu döşeyen kamyonu, o robotun bozulunca yurt dışından gelecek yedek parçasını hangi "basit" kamyoncunun getireceğini sormayın.

O yüzden, o "kamyonculuk işte yeğenim" diyen dayınıza bir çay söyleyin ve ona deyin ki: "Dayı, o kamyon durursa, o çayı demleyecek tüpü, o tüpü yakacak kibriti bile bulamayız. Oksijen tüpümüz patlamış gibi oluruz."

Oksijeninize ve lojistiğinize sahip çıkın. İkisi de siz fark etmeden biterse, sonrası karanlık.